Kırık Aynalı Prens

Lütfen Telefonu Çeviriniz

Üstünü toplamış, saçını yapmış ve en ince detayına kadar hazır hissetmişti. Her ne kadar kendini oyalamaya çalışmışsa da beklediği tren bir türlü gelmemişti.

Saçının beyazlamaya başlaması yüzünün geçliği ile çelişiyor ; kıyafetlerinin modernliği antika ceketini bastıramıyordu. Yüzü mesut içi sabırlıydı o an ama özünde o eski çocuk vardı hala. Küçüklüğünden beri düşlerdi, şimdi de düşlüyordu. Küçüklüğü demişsem de 10 yıl öncesi, çok uzaklaşmayın buradan.

O an bir masal düşledi, içinden geldiği gibi, suyun nehirde aktığı gibi, günün doğduğu gibi. İnsanın içini süsleyecek ama içinde değil aklında kalacak. Yarım saat sürdü, belki biraz fazla ama kendi içinde bir dünya düşledi. Taştan büyük, tozdan küçük bir dünya. Tren geldi o an ya da gelmişti ama fark etmedi... Trenin düdüğü ile irkildi, zaten hazırdı trenin arka vagonuna bindi ve sadece gitti. Kendi gitti ama düşleri kaldı şimdi ise size 30 dakikada canlandırılan o güzel hikayeyi anlatayım

Uzak bir ülkede, sarayın en sessiz odasında yaşayan genç bir prens vardı. Adı Arin’di. Çocukluğundan beri kimse onun konuşmasına pek kulak vermez, düşüncelerini önemsemezdi. Bu yüzden Arin, sarayın içinde dolaşırken hep başını öne eğerek yürürdü. Sanki görünmez bir perde, onu herkesten ayırmış gibiydi.

Bir gün saraya komşu ülkenin prensesi Lira geldi. Lira, insanların duygularını sezmekte ustaydı; birini gördüğünde kalbinde ne taşıdığını hemen anlayabilirdi. Arin’in bakışlarını fark ettiğinde içindeki kırgınlığı hissetti. Prensin gülümsediğinde bile parlak gönlünün mum ışığı gibi titreyen bir yanı vardı.

Lira, Arin’le sarayın bahçesinde uzun yürüyüşlere çıkmaya başladı. Konuşmak için onu zorlamadı; sadece yanında durdu, dinledi ve bazen hiç konuşmadan çiçekleri izledi. Bir gün Arin, sessizliğini bozup şöyle dedi:

“Bunca zaman kimse söylediklerime değer vermedi. Ben de bir süre sonra bende kendime değer veremedim.”

Lira gülümsedi. “Belki de,” dedi yumuşak bir sesle, “kimse seni dinlemeyi bilmediği için.”

Bu sözler Arin’in içindeki perdeyi hafifçe araladı. O günden sonra Lira, prensin küçük cesaret adımlarını fark etmeye başladı. Arin, bir sabah saray bahçıvanına çiçeklerle ilgili fikirlerini söyledi. Başka bir gün sofrada kısa da olsa bir öneride bulundu. Kimse onu küçümsemediğinde, içindeki ateş biraz daha büyüdü.

Bir akşamüstü Arin, sarayın eski depolarından birinde tozlu bir ayna buldu. Aynanın tam ortasında büyük bir çatlak vardı. Kendini aynada izledi, sonra Lira’ya dönüp şöyle dedi:

“Ben hep kendimi bu ayna gibi sandım… Kırık, eksik ve değersiz.”

Lira aynayı eline aldı, çatlağa dokundu. “Biliyor musun,” dedi, “bu çatlak aynayı daha da ilginç yapıyor. Ona bakınca herkes kendi yansımasından daha fazlasını görüyor. Belki sen de sandığından daha fazlasın.”

Arin, o an fark etti: Onu değiştiren şey sert sözler yada emirler değil; anlaşıldığını hissetmekti. Empatiyle dokunulan her kelime, içindeki duvarların biraz daha yıkılmasını sağlamıştı.

Aylar geçtikçe prens artık sarayda başı dik yürüyordu. İnsanlarla konuşuyor, fikirlerini çekinmeden söylüyor, hatalarından korkmuyordu. Bir gün Lira’ya dönüp teşekkür etti:

“Sen bana yeni bir ben vermedin. Sadece zaten içimde olanı görmemi sağladın.”

Lira gülümsedi. “Asıl güç hep sendeydi. Ben sadece ışığı tuttum.”

Ve böylece Arin, öz güvenini kaybettiği gibi, yavaşça geri kazandı.

Faruk Efe Eskitürk